Sınav Maratonunda Antrenörlere Düşen Görevler Nelerdir?
Yeni bir sınava dönemine girdik. Öğrenciler yine derslere gömüldüler. Sahip olacaklarını umut ettikleri gelecekleri için adımlarını hızlandırdılar. Aileleri de en az onlar kadar heyecanlı ve hevesli. Çocuklarının iyi bir okula gitmeleri, gelecek vaat eden bir meslek sahibi olmaları ümidiyle tüm fedakarlıklara hazırlar. Kararlılıkla gidecekleri üniversiteyi belirlemeye başladılar bile. Son derece mutlu ve sakinler. Sınavı kazanacaklarına şimdiden eminler. Aileler de çocuklarına yürekten güveniyorlar. Kazanmadıklarında olacaklarla tehdit etmek, sürekli “ders çalış” diye baskı yapmak yerine onları cesaretlendiriyor ve destekliyorlar. Hayat toz pembe yoluna devam ediyor.

Yukarıdaki satırları yazarken “Yalan” şarkısının melodisi çınlıyor kulaklarımda ve kendime geliyorum. Her şeyi pembe gösteren gözlüklerimi çıkarıyorum gözlerimden ve ansızın kalbim huzurla çarpmak yerine sıkıntıyla ağırlaşmaya başlıyor. Kendim için değil… Ben o yolu çoktan yürüdüm. Kolay da olmadı benim için. İşte bu yüzden onları, çocuklarımızı, gençlerimizi çok iyi anlıyorum. Tam çocukluklarını yaşayıp ergenliğe adım attıkları dönemde çıkıyor karşılarına. Hadi onu atlattık derken gençliklerinin fırtınası üniversite sınavıyla bir kasırgaya dönüşmeye başlıyor. Kimliklerini kazanmaya başladıkları, kalplerinin bir başka attığı bu dönemde geleceklerinin dönüm noktası çıkıyor karşılarına ve aslında üniversite sınavına değil, bir hayat sınavına giriyorlar.
Aileleri de en az onlar kadar kaygılı. Bazen istemeden çocuklarına zarar verecek ölçüde baskı uyguluyorlar. Gençlerimiz antrenörlerinin öğretmenleri ve aileleri olduğu bir maratonda koşmaya başlıyorlar. Diğer yarışçılar hem rakipleri hem arkadaşları… Akılları karışıyor. Onlar sürekli koşmak istemiyorlar. Bazen durmak, koşu pistinin dışına çıkıp özgür olmak istiyorlar. Ama antrenörler buna izin vermiyor. Çünkü biliyorlar ki onlar dururlarsa, diğerleri geçecek…
Ne yapmak lazım o zaman? Sınavı boş verip yaşamaya mı bakmalı? Yazık ki hayat bu kadar hoşgörülü değil. Bir insanın mutluluğu, iyi bir yaşam sürmesi, içinde bulunduğu toplumun koşullarıyla ne ölçüde uyum sağlayabildiğine bağlıdır. Bu yüzden gençlerimiz o piste çıkmak ve koşmak zorundalar. Yaşamla ve şartlarla uyum kurmak zorundalar. İşte bu noktada bizlere yani antrenörlerine gereksinimleri var. Öğrencilerin, kendilerine bağıran, emirler veren, bir şeylere zorunlu kılan ve tehdit eden eğitmenlere değil, oları sadece yarışçı değil insan olarak gören, sevgisini ve verdiği değeri hissettiren antrenörlere ihtiyaçları var.

Öğrenciye Korkutmadan, Kaygılandırmadan, Üzmeden Yaklaşmak
Her gün duydukları, yaşadıkları olaylar onların stres ve kaygı katsayılarını arttırmakta. Daha önce sınava girmiş öğrencilerin yaşadıkları, tüyler ürperten bir efsane gibi ortalıkta dolaşmakta. Bayılanlar, hastalananlar, sinir krizi geçirenler… Gençlerimiz bu hikayelerle hazırlanıyorlar sınava. Bunun sadece bilgi sınavı olmadığının, aynı zamanda bir psikoloji sınavı olduğunun da farkındalar. O zaman biz antrenörler durmaksızın “Ders çalış!” diyen, ödevler veren, sınavlar yapan, bunlara uymadıkları zaman onları yapmaya zorlayan bir tablo içerisinde olursak, bu hikayeleri yaşamaları konusunda onlara destek veriyoruz demektir. Destek olmalıyız olmasına da, bu desteği onlara en kötü kabuslarını yaşatmak için değil, güzel hayallerine kavuşmaları için vermeliyiz. Yaşam toz pembe değil belki; ama bu, içinde hiç pembe olmadığı anlamına da gelmiyor. Çocuklarımızın, gençlerimizin o pembelikleri bulup yaşamaları büyük ölçüde bizim onlara nasıl yaklaştığımıza bağlı. İçinde bulundukları olumsuz durumlara rağmen, bu resim sadece koyu renklerden oluşmuyor.
Zaten her şeyin iyi ve mükemmel olduğu bir dünyada kim yaşamak ister ki? Engellerin hiç varolmadığı, her şeyin istediğimiz gibi geliştiği bir dünyada yaşamak ne kadar sıkıcı olurdu kim bilir? Bir insanın karşısına çıkan olumsuzluklardan sıyrılıp yoluna devam edebilmesi, bunu anlayabilmesinden geçiyor aslında. Dikkatinizi çekerim, bilmesinden demiyorum, anlamasından diyorum. Bildiğimiz birçok şey vardır ama algılayamayız. Mesela sonsuzluğun ne olduğunu biliriz ama üzerinde biraz düşününce kavrayamaz, zihnimizde onu bir yere koyamayız.
Bizler çocuklarımıza tatlının tatlı olabilmesi için acının var olması gerektiğini kavrattığımızda, birer anne-baba olarak, öğretmen olarak sorumluluğumuzu büyük ölçüde yerine getirmişiz demektir. Biz bunu başardığımızda, onlar zaten yaşamın merdivenlerini tırmanacak güce sahip olacaklardır.